Ahmet Telli şiirlerinde bir savaşçı anlatısı vardır hep. Kavga etmek zorunda olan bir insanın naif duyguları…
Dinamitler kadar gerçek.
Kentler kadar yıkık.
Ve aşk kadar anlamlı…
Onun dizelerinde barut kokusuyla fesleğen kokusu birbirine karışır. Ne kadar da sahidir, değil mi?
Bir elinde hayatın bütün ağırlığı dururken, diğer elinde incinmekten vazgeçmeyen bir yürek taşır. “Mağlubuz.” diyebilen bir şair, ardından “Belki yine gelirim. Sesime ses veren olursa bir gün.” der. İşte bu yüzden şiirleri yalnızca okunmaz; yaşanır, beklenir, dönüp dönüp yeniden hatırlanır.
Bazı şiirler insanın hep yanı başındadır. İnsan fark etmez belki ama yıllar geçtikçe o dizeler de seninle birlikte büyür.
“Bütün köprüleri dinamitledim ve geldim işte.
Bir kente girmemiz nasıl gerekiyorsa öyle.
Apansız çıkmalısın karşıma.
Ki unutulmuş bir haykırış olmalı dünyaya,
seninle her karşılaşmamız…”
Bu dizeler liseden beri ceplerimde. Bazen bir yol ayrımında, bazen uzun bir gecede, bazen de kendimi anlatacak kelime bulamadığım zamanlarda çıkıverdiler ceplerimden.
Sanırım Ahmet Telli’nin en büyük başarısı da buydu; şiiri yalnızca yazmaması, onu insanların hayatına emanet etmesiydi.
Şimdi bir şairi değil, hayatımızın bir köşesine yerleşmiş bir sesi uğurluyoruz. Ama biliyorum ki, onun dizeleri bundan sonra da birilerinin cebinde katlanmış bir kâğıt olarak taşınacak; en umutsuz anda yeniden açılıp okunacak.
Sana veda zor, usta…
Şimdi tam buraya veda dizelerini en güzel sen bırakırdın.
Ama ben, ceketimin düğmelerini ilikleyerek;
Yıkılsın kentler, viraneyiz.
Biz isyandık.
Ve savaştık.
Ceplerimde kelimeler bir tufan artık…
Hoşça kal, arkadaş…
Belki yine gelirsin…
Ömer Ali KIVANÇ





