Bazı davalar vardır; yalnızca sanıklarını değil, bir ülkenin toplumsal ruh hâlini, korkularını ve sıkışmışlığını da anlatır. Komedyen Deniz Göktaş hakkında yürütülen soruşturma da tam olarak bunlardan biri.
“Ölü Deniz” adlı stand-up gösterisini üç yıldır Türkiye’nin birçok kentinde kapalı gişe sahneleyen Göktaş, gösterinin YouTube’da yayımlanarak milyonlarca kişiye ulaşmasının ardından hedef tahtasına oturtuldu. Yurt dışı tatilinden İstanbul’a döndüğünde havalimanında gözaltına alındı. Ters kelepçeyle emniyete götürüldü. Ve nihayetinde, “Cumhurbaşkanına hakaret” ile “dini değerleri alenen aşağılama” iddialarıyla tutuklandı.
Kamuoyuna yansıyan o görüntü, uzun süre hafızalardan silinmeyecek cinstendi: Bir komedyen… Elleri arkadan kelepçeli… Polislerin arasında yürütülüyor.
Bu fotoğraf yalnızca Deniz Göktaş’ın değil; bugün Türkiye’de mizahın, sanatın, düşüncenin ve ifade özgürlüğünün içine tıkıldığı o nefessiz, o gri iklimin de vesikasıdır.
Şakadan Suç Delili Üretmek
“Bir iddianame düşünün. İçinde bir stand-up gösterisinin deşifre edilmiş metni var. Sayfalar çevriliyor, bir şakanın altı çiziliyor ve adli bir suç delili aranır gibi soruluyor: “Burada ne demek istedin?” ”
Bir başka sayfaya geçiliyor; bu kez çocukluk anılarından yola çıkarak inanç ve kurban ritüeli üzerine kurduğu mizahı sorguluyor. Bir diğerinde Cumhurbaşkanı’na yönelik siyasal hicvi durduruyor. Şakalar delile, salonu dolduran o kolektif kahkahalar ise suçlama konusuna dönüşüyor.
İşte bazen bir ülkenin röntgenini çekmek için uzun sosyolojik raporlara, kalın akademik tezlere ihtiyaç yoktur. Tek bir sorgu tutanağı yeterlidir. Çünkü o tutanakta yalnızca bir komedyenin ifadesi değil, bir dönemin yargı pratiği ve özgürlük ufku kayıt altına alınır.
Deniz Göktaş, savcının yönelttiği sorulara adliye koridorlarında tek tek, sabırla yanıt verdi. Haşema üzerinden kurduğu şakanın aslında toplumsal önyargıları eleştirdiğini; çocukluk anılarının dini değerleri aşağılamak gibi bir kastı olmadığını; Cumhurbaşkanı hakkındaki ifadelerinin ise anayasal güvence altındaki siyasal hiciv olduğunu anlattı.
Bir komedyen, koskoca devlet mekanizmasının karşısında yaptığı şakanın neden komik olduğunu mantık kurallarıyla açıklamaya çalışıyordu. Oysa mizahın trajedisi tam da burada başlar. Çünkü izah edilen şaka artık şaka değildir; bir meşruiyet arayışına, bir savunmaya dönüşür. Ve bir ülkede mizah kendini savunmak zorunda kalıyorsa, orada yargılanan yalnızca bir komedyen değildir; o toplumun neşesi, aklı ve geleceğidir.
Gücün Karşısındaki Tek Mikrofon
Mizah bu topraklarda hiçbir zaman yalnızca vakit geçirmekten, insanları eğlendirmekten ibaret olmadı. Bu coğrafyanın genetiğinde hiciv var. Aziz Nesin, yazdıkları nedeniyle defalarca yargılandı, hedef gösterildi, ağır bedeller ödedi ama kelimelerinden geri adım atmadı. Ferhan Şensoy, tiyatro sahnesini yalnızca bir sanat mekânı değil, sokağın sesinin yükseldiği bir toplumsal eleştiri kürsüsü olarak gördü. Ortaoyuncular’da yazdığı oyunlar nedeniyle her dönem baskılarla karşı karşıya kaldı. Ama ne kaleminden ne de o benzersiz ironisinden vazgeçti.
Çünkü gerçek mizah, doğası gereği yukarıya, yani güçlü olana doğru konuşur. Zayıfla, mazlumla, ötekiyle alay etmek zalimliktir ve zaten komik de değildir. Asıl cesaret, gücün ve otoritenin karşısında elinde sadece bir mikrofonla durup gülümseyebilmektedir.
Bu yüzden baskı dönemlerinde yalnızca manşetler veya siyasi meydanlar hedef alınmaz. Tiyatrolar, karikatür dergileri, romanlar ve bugün stand-up sahneleri de “ulusal güvenlik sorunu” haline getirilir.
Çünkü kahkaha, doğası gereği bulaşıcıdır. Bir insanı güldürdüğünüzde, ona sadece anlık bir tebessüm vermezsiniz; ona korkmama hakkını hatırlatırsınız. Korkunun ve biatin ördüğü o kalın, aşılmaz sanılan duvarlarda kapatılamaz bir çatlak açarsınız. Muktedirlerin en çok korktuğu şey, o çatlaktan sızan ışıktır.
Algoritmaların Taşıdığı Neşe
Bugün sahnelerin kuralları değişti. Deniz Göktaş, bu temaları, bu hiciv dilini üç yıldır sahnede ilmek ilmek işliyor, seyircisiyle birlikte olgunlaştırıyordu. Yani ortada yeni bir “suç” ya da aniden değişen bir söylem yoktu. Değişen tek şey; sahnede demlenen o mizahın YouTube algoritmalarıyla milyonların akıllı telefonuna, evine ve odasına sızması oldu.
İktidar blokunun asıl tahammül edemediği şey de bu: Kontrol edemedikleri, sansürleyemedikleri yeni nesil bir mizah dalgasının dijital dünyada hızla yayılması. Eskiden bir komedyenin en büyük riski salonun boş kalmasıydı. Bugün Türkiye’de bir komedyenin en büyük riski, sahnede paylaşılan bir neşenin ertesi gün bir iddianameye harç yapılmasıdır.
Ancak bu gölge sadece sahne ışıklarının altını karartmıyor. Bugün bir gazetecinin kaygısı yalnızca doğru habere ulaşmak değil, o haber yüzünden sabaha karşı evinin basılmamasıdır. Bir hak savunucusunun çabası, hak ihlallerini görünür kılmaya çalışırken adliye saraylarının müdavimi haline getirilmemektir.
Yani memleketin düşünen, yazan, üreten ve itiraz eden tüm alanlarının üzerinde dolaşan tek bir ortak, koyu gölge var: Kriminalize edilme korkusu.
Korkunun Aynası
Dün bir gazeteci. Ondan önce bir hak savunucusu. Bir çevre aktivisti. Bir üniversite öğrencisi. Bir kadın hakları savunucusu. Bugün ise bir komedyen…
İsimler değişiyor, meslekler değişiyor, suçlama konusu yapılan dosyaların kapakları değişiyor. Ama geriye o ağır soru kalıyor: Bir yönetim; toplumun düşünen, yazan, hakkını savunan ve nihayetinde tüm bunlara ayna tutarak bizi yüzleştiren seslerinden neden bu kadar korkar?
Cevap tarihin eski sayfalarında gizlidir. Bir iktidarın gerçek gücü, kaç kişiyi susturabildiğiyle ya da hapishanelerin duvarlarını ne kadar kalınlaştırabildiğiyle ölçülmez. Aksine; en sert eleştiriye, en sivri karikatüre, en muhalif tiyatro oyununa, en çarpıcı habere ve en keskin stand-up gösterisine ne kadar tahammül edebildiğiyle ölçülür.
Çünkü otoriteler, kendileriyle dalga geçilebildiği, kibir kulelerine ayna tutulabildiği ölçüde özgüvenlidir. Kahkahadan, nükteden ve mizahtan korkmaya başladıkları gün ise aslında güçlerini değil, içten içe büyüyen kırılganlıklarını ele verirler.
Toplumsal hafıza, kendisine ayna tutan sanatçıları, yazarları ve komedyenleri asla unutmaz; o sanatçıların iki kelimesinden, bir kahkahasından korkup adliye kapılarını gösteren iktidarları ise silik birer dipnot olarak tarihin karanlığına gömer.
Çünkü bir toplumun nefes borusu, kahkahasının ne kadar özgür ve yüksek çıkabildiğiyle açılır. O boruyu tıkamaya çalışmak, bir ülkenin geleceğini karanlığa mahkûm etmektir. Ve bilinmelidir ki; hiçbir kelepçe, havada yankılanan bir kahkahayı tutuklamaya yetmez.
Hüseyin Yaşar SEZGİN/Gazete Perperik





