“Ben öldüğüm zaman her evden bir cenaze kalkacak” demişti.
Bazen koskoca kitapların içinde bazı cümlelerin altını çizeriz. Çünkü o cümleler bizi durdurur, düşündürür, içimizde bir yere dokunur. Sanatı başlı başına büyük bir kütüphane kabul edersek, sanatçı dediğimiz şey de o kütüphanenin en görünür rafında duran kalın bir kitaptır. İşte Kadir İnanır, o kitabın altı çizili cümlesidir.
Bazı oyuncular sahip oldukları güzellikle hatırlanır. Sinema onları önce yüzleriyle kabul eder; düzgün hatlarıyla, bakışlarıyla, kameranın sevdiği yanlarıyla… Kadir İnanır da Yeşilçam’a ilk bakışta böyle girdi belki: yakışıklı bir jön, güçlü bir erkek imgesi, perdenin tam ortasında duran karizmatik bir yüz.
Ama bazı yüzler yalnızca güzel kalmaz. Zamanla bir memleketin yorgunluğunu, öfkesini, gururunu ve suskunluğunu taşımaya başlar. Kadir İnanır’ın yüzü de böyle bir yüze dönüştü. Ona biçilen “yakışıklı adam” rolünün içinde sıkışıp kalmadı. Güzelliğini bir süs gibi taşımak yerine, onu oynadığı karakterlerin kaderine kattı.
“Eğer dünyada ve özellikle ülkesinde önemli sorunlar varsa, bir sanatçı onlara karşı duyarlı değilse ben ona sanatçı demem.”
Kadir İnanır bu cümleyi yıllar sonra bir ödül töreninde korkusuzca söylerken, oynadığı filmler de gözümüzün önünden geçti. Bu sert ve onurlu çıkış, onun sanata ve sanatçıya bakışının özüydü aslında. Çünkü o, bütün sanat yaşamını bu cümlenin ağırlığıyla yürüttü.
Perdede yalnızca sevilen adam olmadı; haksızlığa uğrayan, direnen, gururundan eğilmeyen, bazen yenilen ama içindeki ateşi kaybetmeyen adam oldu. Onun karakterleri pembe gözlüklerle izlenecek karakterler değildi. Daha kirli, daha köşede, daha yaralı ve daha gerçek insanlardı.
Selvi Boylum Al Yazmalım’ın İlyas’ında aşkın bencilliğini ve pişmanlığını; Dila Hanım’ın Karadağlı Rıza’sında gururun, törenin ve imkânsız sevdanın sertliğini; Yılanların Öcü’nün Kara Bayram’ında toprağa, emeğe ve onura sahip çıkan köylünün öfkesini taşıdı. 72. Koğuş’un Ahmet Kaptan’ında yoksulluğun içindeki insan sıcaklığını, Tatar Ramazan’da zulme boyun eğmeyen kabadayı ahlakını perdeye kazıdı.
Katırcılar’ın Rüstem’inde sınırın, karın ve yoksulluğun ortasında hayatta kalmaya çalışan insanın sessiz çaresizliğini; İsyan’ın Apo’sunda ağalığa, düzene ve kader diye dayatılan zulme karşı kabaran başkaldırıyı oynadı. Komser Şekspir’de ise sert kabuğunun altında kızına tutunmaya çalışan bir babanın kırılganlığını gösterdi.
O karakterlerin hiçbiri yalnızca “yakışıklı adam”ın gölgesinde kalmadı. Her biri Kadir İnanır’ın yüzünde başka bir memleket yarasına dönüştü. Böylece o yüz; yoksulluğun, haksızlığın, aşkın, inadın, direnişin ve suskun öfkenin taşıyıcısı oldu.
“Bakın, hiçbir şeyden korkmadan, her şeyimi ortaya koyarak! Yani bu dünyadan ölüp gideceğiz. Ben çok inançlı bir insanım. Gerçekten ben bu dünyadan ölüp gideceksem, geri kalan ömrümü hiçbir şeye elini ayağını sokmayan pısırık, korkak bir adam olarak mı yaşamalıyım? Hayır, tam tersine, ‘Helal olsun Kadir abiye’ diyecekler, öyle öleceğim.”
O, yıllar geçtikçe oynadığı karakterlerin taşıdığı adalet duygusunu hayatın içinde de sahiplenmeye çalışan bir insana dönüştü. Sinemada haksızlığa uğrayanın, ezilenin, gururuyla ayakta kalmaya çalışanın yanında duran Kadir İnanır; hayatının son döneminde de aynı vicdanın izini sürdü. Bu kez kamera karşısında değil, memleketin en ağır yaralarının karşısında durdu.
Ahmet Kaya’yla dostluğu da bu tavrın en insani yerlerinden biriydi. Ahmet Kaya yalnız bırakıldığında, sesinin üstüne kalabalık bir gürültü çöktüğünde, Kadir İnanır’ın hafızalarda kalan duruşu yalnızca bir sanatçıya sahip çıkmak değildi; memleketin kırık seslerinden birine sırtını dönmemekti. Çünkü bazı dostluklar aynı masada oturmakla değil, aynı yaranın karşısında susmamakla anlaşılır. Ahmet Kaya onun için yalnızca bir müzisyen değildi; bu ülkenin acısını, öfkesini, hasretini ve yarım kalmış türküsünü taşıyan adamlardan biriydi. Kadir İnanır da o sese uzak durmadı.
Barış meselesine yaklaşımı da aynı yerden doğdu. Onun için barış, süslü bir kelime ya da törensel bir temenni değildi. Barış; evladını toprağa veren annelerin gözlerinde biriken yaş, kapısı çalınmasın diye geceleri uykusuz kalan evlerin duası, bu ülkenin en derin yarasının kapanma ihtimaliydi.
“Sözüm belliydi: Barıştan yana olacaktım. İnsanlar ölürken susamazdım. Karadeniz’den Güneydoğu’ya, doğudan batıya gezdim. İnsanların gözlerinin içine baktım. Öfkeli, umutsuz, yorgun ama bir o kadar da barışa susamıştılar. Sustukça acılar büyüyordu. Ben konuşmayı seçtim.
O masaya otururken bir sanatçı değil, bu ülkenin evladı olarak oturdum. Eleştirildim, hedef gösterildim ama inandığım yoldan sapmadım. Çünkü biliyorum ki barış için konuşmayanlar, savaşın tarafı olurlar. Ben ise her zaman barışın yanında durdum, duracağım.”
Bu sözler, onun sanatçı tarifinin hayattaki karşılığıydı. Çünkü Kadir İnanır için duyarlı olmak yalnızca güzel cümleler kurmak değildi; gerektiğinde hedef gösterilmeyi, yanlış anlaşılmayı, kalabalığın öfkesini göze almaktı. Barış Anneleriyle kurduğu temas da bu yüzden yalnızca sembolik bir yakınlık değildi. O annelerin beyaz tülbentlerinde yalnızca yas yoktu; evlat acısının içinden yükselen onurlu bir çağrı, barışa duyulan inatçı bir inanç vardı.
Kadir İnanır o çağrıya kulak verdi. Annelerin acısına, bu ülkenin kanayan yaralarına, susuldukça büyüyen karanlığına dönüp baktı. “Büyük barışı mutlaka kuracağız, mutlaka. Başka çaremiz yoktur” derken, aslında yıllardır oynadığı bütün o yaralı, onurlu, direnen insanların sesini hayata taşıyordu.
Çünkü bazı sanatçılar için rol, set bittiğinde bitmez. Bazı sanatçılar, oynadıkları karakterlerin acısını yalnızca perdede bırakmaz; onu hayatın içine taşır. Kadir İnanır da öyle yaptı. Sinemada haksızlığa uğrayanın yanında duran adam, hayatta da barış isteyen annenin, sesi kısılmak istenen sanatçının, onuru çiğnenen insanın yanında durmaya çalıştı.
Belki de bu yüzden, onun ölümü yalnızca bir oyuncunun kaybı gibi hissedilmiyor. Çünkü bazı sanatçılar ölünce sadece bir film eksilmez; bir evin içinden, bir sokağın belleğinden, bir halkın hatırasından da bir şey kopar.
Kadir İnanır’ın “Ben öldüğüm zaman her evden bir cenaze kalkacak” sözü bu yüzden büyük bir iddia değil; bir sanatçının halkıyla kurduğu bağın tarifidir.
Çünkü o, yalnızca perdede görünen bir adam olmadı.
Bir dönemin yüzü, bir halkın gururu, sinemanın altı çizili cümlesi oldu.
Vaktiyle “Helal olsun Kadir abiye diyecekler, öyle öleceğim” demişti.
Bugün o cümleyi eksiksiz tamamlıyoruz:
Helal olsun Kadir Abi…
Ömer Ali KIVANÇ/Gazete Perperik





