Ekolojik Yıkım: Mülksüzleştirme, Üretimin ve Yaşamın Yok Oluşu

Diyarbakır Barosu Kent ve Çevre Komisyonu Başkanı Avukat Ahmet İnan, son yıllarda bölgede artan maden, petrol, baraj ve enerji projelerinin yalnızca doğayı değil, köylülerin yaşam alanlarını, üretim biçimlerini ve kültürel hafızasını da hedef aldığını söyledi. İnan, ekoloji mücadelesinde hukuki yolların etkin kullanılmasının önemine dikkat çekerek, “Hukuk, toplumsal mücadelenin öz savunma mekanizmalarından biridir” dedi.

Diyarbakır Barosu Kent ve Çevre Komisyonu Başkanı Avukat Ahmet İnan, Gazete Perperik’e yaptığı değerlendirmede bölgede giderek yaygınlaşan maden, petrol, baraj, GES, RES ve jeotermal projelerinin ekolojik tahribatın yanı sıra mülksüzleştirme, üretimden koparma ve zorunlu göçü beraberinde getirdiğini söyledi. Enerji politikalarının toplumun ihtiyaçlarından çok sermaye birikimine hizmet ettiğini savunan İnan, doğayı ve yaşam alanlarını savunan yurttaşların ise hukuki ve toplumsal mücadeleyi birlikte büyütmesi gerektiğini vurguladı.

Ekolojik yıkımın ötesinde bir yaşam krizi

Son yıllarda Kürt illerinde hız kazanan maden, petrol, baraj ve enerji projeleri yalnızca çevresel etkileriyle değil, yarattığı toplumsal sonuçlarla da tartışılıyor. Diyarbakır Barosu Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu’nda uzun yıllardır ekoloji alanında çalışmalar yürüten avukat Ahmet İnan, Gazete Perperik’e yaptığı değerlendirmede, söz konusu projelerin doğanın tahribatıyla sınırlı olmadığını; köylülerin topraklarından koparılması, üretimin tasfiyesi, zorunlu göç ve kültürel hafızanın aşındırılması gibi çok yönlü sonuçlar doğurduğunu söyledi.

Bölgede son beş yılda maden, petrol ve enerji projelerinde ciddi bir artış yaşandığını belirten İnan, bu süreçte ekolojik değerlerin, su kaynaklarının, tarım arazilerinin ve köylülerin yaşam hakkının göz ardı edildiğini ifade etti. Projelerin planlanma ve uygulanma süreçlerinde yerel halkın görüşünün alınmadığını dile getiren İnan, enerji yatırımlarının doğayı ve yaşam alanlarını geri dönüşü olmayan biçimde dönüştürdüğünü savundu.

“Acele kamulaştırma köylüyü toprağından koparıyor”

Bölgede en dikkat çekici örneklerden birinin Diyarbakır’da yürütülen petrol arama ve çıkarma faaliyetleri olduğunu söyleyen İnan, özellikle birinci sınıf tarım arazilerinin acele kamulaştırma kararlarıyla şirketlerin kullanımına açıldığını belirtti.

Yüz binlerce dönüm tarım arazisinin petrol faaliyetleri için kamulaştırıldığını ifade eden İnan, yıllardır aynı topraklarda üretim yapan köylülerin bir gecede mülkiyet haklarını kaybettiğini söyledi. Acele kamulaştırma kararlarıyla birlikte insanların kendi topraklarında üretim yapamaz hale geldiğini belirten İnan, bunun yalnızca mülkiyet hakkının ihlali olmadığını, aynı zamanda kırsal yaşamın tasfiyesi anlamına geldiğini dile getirdi.

Köylülerin üretimden koparılarak göçe zorlandığını ifade eden İnan, yaşanan süreci 1990’lı yıllarda uygulanan köy boşaltmalarından bağımsız değerlendirmediklerini söyledi. Bugün benzer sonuçların farklı yöntemlerle ortaya çıktığını savunan İnan, insanların toprağından koparıldığını, üretim ilişkilerinin dağıtıldığını ve kırsal yaşamın giderek ortadan kaldırıldığını ifade etti.

İnan, bu sürecin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel sonuçlar doğurduğunu belirterek, “Toprağını kaybeden insan yalnızca gelirini kaybetmiyor; yaşam biçimini, bilgisini ve hafızasını da kaybediyor.” değerlendirmesinde bulundu.

“‘Kimin için enerji?’ sorusu sorulmalı”

Petrol kadar güneş enerjisi projelerinin de tartışılması gerektiğini belirten İnan, son dönemde bölgede hızla artan GES yatırımlarına dikkat çekti. Güneş enerjisinin kamuoyuna “temiz enerji” olarak sunulduğunu ancak projelerin uygulama biçiminin ciddi ekolojik sorunlar yarattığını ifade eden İnan, Diyarbakır’ın Dicle ilçesinde yaklaşık 6 bin dönümlük ormanlık alanın GES projesine açılmasını örnek gösterdi.

Yoğun orman dokusuna sahip alanların enerji yatırımları uğruna yok edilmesinin kabul edilemeyeceğini belirten İnan, temiz enerji söyleminin tek başına yeterli olmadığını söyledi. Enerji üretiminin doğayı tahrip ederek gerçekleştirilemeyeceğini ifade eden İnan, bu nedenle enerji politikalarının hangi ihtiyaçlara hizmet ettiğinin sorgulanması gerektiğini dile getirdi.

“Burada asıl sorulması gereken soru ‘kimin için enerji?’ sorusudur.” diyen İnan, enerji yatırımlarının toplumun ihtiyaçlarını mı yoksa sermaye birikimini mi esas aldığının tartışılması gerektiğini söyledi. İnan, enerji politikalarının yalnızca ekonomik değil, siyasal sonuçları da bulunduğunu savunarak, doğal varlıkların şirketlerin kullanımına açılmasının kamu yararı olarak sunulmasını eleştirdi.

“Ekolojik yıkım aynı zamanda mülksüzleştirmedir”

Ekolojik yıkımın yalnızca doğanın tahrip edilmesi anlamına gelmediğini belirten İnan, yürütülen projelerin insanların yaşam alanlarını, üretim biçimlerini ve kültürel varlıklarını da hedef aldığını söyledi.

Doğanın yok edilmesiyle birlikte köylülerin üretimden uzaklaştırıldığını ifade eden İnan, bunun kırsal nüfusun kentlere göç etmesine ve ucuz iş gücü haline gelmesine yol açtığını belirtti. İnan, “Ekolojik yıkım aynı zamanda mülksüzleştirme, üretimin tasfiyesi ve yaşamın yok edilmesi anlamına geliyor.” dedi.

Toprağın yalnızca ekonomik bir değer olmadığını vurgulayan İnan, insanların yaşadığı coğrafyayla kurduğu ilişkinin, kültürün ve hafızanın da bu süreçten doğrudan etkilendiğini söyledi. Üretim alanlarının ortadan kaldırılmasının yalnızca tarımı değil, kuşaklar boyunca aktarılan yaşam bilgisini de tehdit ettiğini ifade etti.

“Maden projeleri suyu ve halk sağlığını tehdit ediyor”

Bölgede yürütülen madencilik faaliyetlerinin yalnızca doğal yaşamı değil, su kaynaklarını ve halk sağlığını da doğrudan etkilediğini söyleyen İnan, Lice ve Dicle’deki maden sahalarını örnek gösterdi. Lice’de faaliyet gösteren bakır madeni nedeniyle birçok köyün su kaynaklarının kuruduğunu belirten İnan, köylülerin yıllardır kullandıkları suya erişemez hale geldiğini ifade etti.

Dicle’nin Prejman bölgesindeki kurşun madeni çevresinde ise uzun yıllardır ciddi sağlık sorunlarının yaşandığını dile getiren İnan, bölgede çok sayıda kanser vakasının görüldüğünü söyledi. Yaklaşık on yıldır faaliyet gösteren madenin çevresel etkilerinin yalnızca doğayla sınırlı kalmadığını belirten İnan, “Toplumun sağlığına, su varlıklarına ve tarım alanlarına rağmen yürütülen hiçbir enerji ya da madencilik politikası kabul edilemez. Bu projeler yaşamı korumuyor, yaşamı tehdit ediyor.” dedi.

Madencilik faaliyetlerinin planlanmasında ekolojik denge kadar insan sağlığının da gözetilmesi gerektiğini vurgulayan İnan, kısa vadeli ekonomik çıkarların uzun vadede geri dönülmez sonuçlar doğurduğunu ifade etti.

“Doğal kaynak zenginliği refah anlamına gelmiyor”

Enerji ve madencilik yatırımlarının çoğu zaman “kalkınma” söylemiyle meşrulaştırıldığını belirten İnan, dünyanın farklı coğrafyalarından örnekler vererek bunun gerçeği yansıtmadığını savundu.

Afrika kıtasında petrol ve madencilik faaliyetlerinin en yoğun olduğu bölgelerin aynı zamanda yoksulluk, açlık ve gelir adaletsizliğinin en ağır yaşandığı yerler olduğuna dikkat çeken İnan, doğal kaynakların yoğun biçimde çıkarıldığı ülkelerde toplumların refah seviyesinin yükselmediğini söyledi.

Benzer örneklerin Güney Amerika, İran ve Rusya gibi ülkelerde de görüldüğünü ifade eden İnan, “Bir coğrafya ne kadar talana açılırsa, yer altı ve yer üstü zenginlikleri ne kadar şirketlerin kullanımına sunulursa, o ölçüde üretimsizlik, işsizlik, yoksulluk ve antidemokratik uygulamalar da artıyor.” değerlendirmesinde bulundu.

İnan’a göre, doğal kaynakların sınırsız biçimde piyasaya açılması toplumların kalkınmasına değil, ekonomik eşitsizliklerin derinleşmesine neden oluyor. Bu nedenle enerji ve madencilik politikalarının ekonomik büyüme söylemiyle değil, toplumsal yarar ve ekolojik denge açısından değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.

“Arkeolojik ve kültürel miras da tehdit altında”

Ekolojik yıkımın yalnızca doğal alanları değil, tarihsel ve kültürel mirası da hedef aldığını söyleyen İnan, koruma altında olması gereken birçok alanın maden ve enerji projeleriyle karşı karşıya bırakıldığını ifade etti.

Birinci derece arkeolojik sit alanlarında dahi madencilik faaliyetlerinin planlandığını belirten İnan, Bırkleyn Mağaraları ve Kervanpınar gibi tarihi öneme sahip bölgelerde hukuki süreç yürüttüklerini söyledi. Bu alanların yalnızca bölgenin değil, insanlığın ortak mirası olduğunu vurgulayan İnan, kamu kurumlarının kendi koruma mevzuatını dahi uygulamakta yetersiz kaldığını savundu.

Ekolojik tahribatın aynı zamanda kültürel hafızayı da yok ettiğini belirten İnan, yaşam alanlarının ortadan kalkmasının insanların tarihleriyle ve geçmişleriyle kurduğu bağı zayıflattığını dile getirdi.

“İliç’ten Sarım Çayı’na aynı anlayış”

Ekolojik yıkımın yalnızca Diyarbakır’da yaşanmadığını belirten İnan, Erzincan’ın İliç ilçesinde yaşanan maden faciasının ve bölgenin farklı noktalarında sürdürülen enerji projelerinin aynı anlayışın sonucu olduğunu söyledi.

İliç’te yıllarca tarım ve hayvancılıkla geçinen insanların madencilik politikaları nedeniyle farklı bir ekonomik düzene zorlandığını ifade eden İnan, yaşanan facianın ardından bölgedeki toplumsal ve ekonomik kırılganlığın daha görünür hale geldiğini belirtti.

Sarım Çayı üzerinde planlanan HES projesine de değinen İnan, suyun büyük bölümünün borulara alınmasının hem köylerin su ihtiyacını hem de bölgedeki ekolojik yaşamı tehdit edeceğini söyledi.

Sarım Çayı’nın dünyada yalnızca iki bölgede yaşadığı belirlenen Batman çöpçü balığının yaşam alanlarından biri olduğunu hatırlatan İnan, hazırlanan bilimsel raporların da bu alanın korunması gerektiğini ortaya koyduğunu ifade etti. “Her akan suyun önüne baraj yapılmaz. Bazı ekosistemler mutlak korunmalıdır.” diyen İnan, suyun yaşamın temel unsuru olduğunu ve ticari bir meta olarak görülemeyeceğini söyledi.

“Hukuk mücadelenin önemli araçlarından biri”

Ekolojik yıkıma karşı yürütülen mücadelenin yalnızca sahadaki direnişlerle sınırlı kalmaması gerektiğini belirten İnan, hukuki yolların daha etkin kullanılmasının önemine dikkat çekti. Türkiye’de çevreyi, kültürel mirası ve yaşam alanlarını koruyan birçok yasal düzenleme bulunduğunu ancak bunların çoğu zaman uygulanmadığını söyleyen İnan, kamu kurumlarının da kendi mevzuatını işletmek konusunda yetersiz kaldığını ifade etti.

Yerel yönetimler, barolar, meslek odaları ve sivil toplum örgütlerinin ortak hareket etmesinin önemine işaret eden İnan, hukukun toplumsal mücadelenin önemli araçlarından biri olduğunu söyledi. Birçok projeye karşı açılan davalarda iptal kararları verildiğini hatırlatan İnan, hukuki sürecin yalnızca mahkemelerde yürütülen bir mücadele olarak görülmemesi gerektiğini dile getirdi.

“Devleti hukuki zemine çekmek gerekiyor.” diyen İnan, ekoloji mücadelesi yürüten kurumların proje dosyalarını incelemesi, ilgili idarelere başvurması ve gerekli durumlarda dava süreçlerini işletmesinin önemli kazanımlar sağlayabileceğini ifade etti.

“Mücadele yalnızca dava açmakla sınırlı kalmamalı”

Ekolojik yıkımın yalnızca hukuki süreçlerle durdurulamayacağını belirten İnan, yaşamı savunan toplumsal örgütlenmelerin güçlendirilmesi gerektiğini söyledi. Doğayı koruma mücadelesinin aynı zamanda üretimi, kırsal yaşamı ve toplumsal dayanışmayı yeniden kurma mücadelesi olduğunu dile getiren İnan, yerel halkın sürecin öznesi haline gelmesinin belirleyici olduğunu ifade etti.

Köylerin boşalmasıyla birlikte tarımsal üretimin de zayıfladığına dikkat çeken İnan, kırsalda yaşamı sürdürebilecek alternatif modellerin geliştirilmesi gerektiğini söyledi. Tarım ve hayvancılık kooperatiflerinin desteklenmesinin, yerel üretimin güçlendirilmesinin ve gençlerin köylerinde yaşamlarını sürdürebilecek koşulların oluşturulmasının ekoloji mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olduğunu belirtti.

İnan’a göre ekolojik yıkıma karşı mücadele yalnızca bir projeye itiraz etmekten ibaret değil; aynı zamanda yaşamı yeniden kuracak ekonomik ve toplumsal modelleri birlikte geliştirmeyi de gerektiriyor.

“Toplum kendi alternatifini üretmeli”

Enerji politikalarının toplumun gerçek ihtiyaçlarını esas alması gerektiğini vurgulayan İnan, bugün uygulanan politikaların ise büyük ölçüde sermaye birikimine hizmet ettiğini savundu. Maden, petrol, baraj, GES, RES ve jeotermal projelerinin büyük bölümünün doğayı, su varlıklarını ve üretim alanlarını tahrip ederek hayata geçirildiğini belirten İnan, enerji üretiminin yaşam alanlarını yok eden bir anlayış üzerine kurulamayacağını söyledi.

Toplumun doğayla uyumlu üretim modellerini tartışması gerektiğini ifade eden İnan, “Enerjiye elbette ihtiyaç var. Ancak bu ihtiyaç doğayı, suyu, tarım alanlarını ve insanların yaşam hakkını yok sayarak karşılanamaz. Enerji politikaları toplumun yararını esas almalı.” dedi.

Ekolojik yıkımın yalnızca bugünü değil gelecek kuşakların yaşam hakkını da tehdit ettiğini belirten İnan, doğal varlıkların korunmasının aynı zamanda toplumsal geleceğin korunması anlamına geldiğini ifade etti.

“Ekolojik yıkım yalnızca doğayı değil, yaşamın bütününü hedef alıyor”

Röportajının sonunda ekoloji mücadelesinin yalnızca çevreyi koruma mücadelesi olarak değerlendirilmemesi gerektiğini söyleyen İnan, yaşanan sürecin yaşamın bütün alanlarını etkileyen kapsamlı bir dönüşüm yarattığını ifade etti.

Doğanın tahrip edilmesiyle birlikte insanların topraklarından koparıldığını, üretimden uzaklaştırıldığını ve yaşam alanlarının giderek daraltıldığını belirten İnan, bunun aynı zamanda kültürel hafızanın, yerel bilginin ve birlikte yaşam kültürünün de aşınmasına neden olduğunu söyledi.

Ekolojik yıkıma karşı mücadelenin ortaklaştırılması gerektiğini vurgulayan İnan, “İnsanlar istemedikleri projeler karşısında umutsuzluğa kapılmamalı. Bugüne kadar hukuki ve toplumsal mücadele sonucunda durdurulan çok sayıda proje var. Halkın örgütlü mücadelesi büyüdükçe doğayı ve yaşamı koruyacak kazanımlar elde etmek de mümkün olacaktır.” diye konuştu.

Beyhan SEZGİN/Gazete Perperik

Benzer Yazılarımız

F X T B in B @