Bir Su Damlası Olabilmek

Serdar DUMAN 

Evin bahçesinde bağdaş kurmuş yerde karşılıklı oturuyorlardı. Yaşı çok ilerlemesine rağmen saçlarında tek bir beyaz saç yoktu Hayriye Ana’nın. Bir elinde sardığı kaçak tütünden sigarası, diğer elinde ise bir bardak çay. Bir süre dalıp uzaklara gitti. Sonra yüzünü dönüp ‘’ insan kendini, özünü yollarda bulur’’ diye cevap verdi.

 

Daha güneş doğmadan köyün dar sokaklarının içinden bir siluet şeklinde görünecek şekilde geçip gitti, kulaklarında yankılanan sözcüklerle. Nereye gideceğini, nereye varacağını bilmiyordu. Yersiz yurtsuz bir göçebe gibi düştü yollara. Uzayıp giden, sonu olmayan, sonu olmayacak olan yollara. Arkasına hiç bakmadan düştü yollara.

Sabahın ilk ışıkları dağların zirvesini aydınlatmaya başlamıştı. İlkbahar her yeri bir renk cümbüşüne çevirmişti. Doğada bir sarhoşluk hüküm sürüyordu adeta.

Dağların zirvesine yakın olan bir yerde kök salmış olan bir meşe ağacının yaprağında parıldayarak durdu bir süre. Güneşin ışıkları yüzüne vuruyordu. Vuran ışıklardan dolayı uzaklardan parıltısı çok güzel bir şekilde görünüyordu. Etrafını izledi bir süre meşe ağacının yaprağında oturarak. Uzaklara baktı. Dağların zirvelerine. Derin vadilere. Uçurumlarda yankılanan ve hiçbir zaman bitmeyecek olan melodileri dinledi. Bir süre onlara eşlik etti.

İnceden bir rüzgâr esmeye başladı. Meşe ağacının dalları yavaşça kıpırdamaya başladılar. Yaprakları bir uyum içinde dans etmeye. Hepsi farklı seslerden ama aynı ahenk içinde bir birlerine bakarak, birbirlerine kulak vererek söylemeye başladılar. Durduğu yaprağın üzerinde onları izledi, kulak verdi.

Bu durum ne kadar devam etti…

Kim bilir…

Belki sonsuz bir döngü içerisinde devam edecekti…

Döngü devam ediyordu. Oturduğu meşe ağacının yaprağından çok yavaş bir şekilde aşağı doğru süzülmeye başladı. Yapraktan ayrıldığında bunun bir veda olmadığını ikisi de hissettiler. Çünkü bir gün hiç ummadıkları bir anda hiç ummadıkları bir yerde tekrar karşılaşacaklarını ikisi de yürekten hissediyorlardı. Toprak ananın üzerine doğru bir yolculuk başladı. Ama gözleri hala birbirlerine takılı kalmıştı. Bu yolculuk çok uzun sürdü. Aşağı doğru süzülürken meşe ağacının dalları kucak açar gibi ona bakıyorlardı. Toprak ananın üzerine düştüğü an gülümseyerek baktılar birbirlerine son olmayacak defa.

Süzülmeye başladı toprak ananın üzerinden. Melodiler devam ediyordu. Vadinin derinliklerine doğru bir yolculuk. Bir süre son olmayan, olmayacak olan bakışlar gözlerinde asılı olacak şekilde devam etti yolculuğuna. Uzaklaşıyorlardı ama yakınlaşarak uzaklaşıyorlardı…

Sesler geliyordu. Uzaklardan yakınlardan sesler yükseliyordu. Yakınlardan gelen sesleri merak etti.  Seslerin geldiği yöne doğru devam etti yolculuğuna. Sesler iyice yaklaşmaya başladı. Sonra birden bunların toprak ananın bağrını delerek yukarı doğru adeta gökyüzünü kucaklamak ister gibi tohumlardan fışkıran çiçeklerin olduğunu fark etti.   Kısa bir süre yolcuğuna ara verip onları seyre daldı. Birbirlerine dokunarak, tutunarak gökyüzüne, güneşe ulaşma çabası.

Hep birlikte…

Gözlerini açtığında bir boşlukta olduğunu hissetti. Nerde olduğunu anlayamadı ilk başlarda. Daha sonra yükseklerden aşağı doğru süzüldüğünü anladı. İlk defa olan bir süzülüş mü? Belki kaçıncı. Ama her süzülüşte daha çok arınan, daha çok sadeleşen, daha çok güzelleşen, özüne daha çok yaklaşan bir süzülüş…

Yersiz yurtsuz bir yolcu.

Öyle miydi? Yersiz ve yurtsuz muydu? Belki de o bunu hiç düşünmüyordu. Belki de köklerine kadar bağlıydı.

Kim bilir derinliklerinde neler vardı.

Kimseye anlatamadığı.

Kimsenin bilemeyeceği.

Patika yoldan, yollardan yürüyerek bir kaya oyuğunun olduğu yere vardı. Gün kararmaya başlamıştı. Gökyüzünde yıldızlar tek tük görünüyordu.

Giderek kararacaktı.

Aydınlık olacak olan bir karanlık.

Gözlerle görülmeyen ancak yürekle bakıldığında görülebilen bir aydınlık.

Zifiri karanlıklarda hislerle aydınlanabilen bir karanlık.

Kaya oyuğuna yaklaştı. Bir süre orayı inceledi. Daha sonra yerde bağdaş kurup oturdu. Sırtını kayaya yasladı. Kararan ama aydınlanan gökyüzünü dinledi bir süre. Eli heybesine gitti. Heybesinden tütününü çıkardı. Usulca bir tane sarmaya başladı. Gömleğinin cebinden çıkardığı kibritle yaktı sardığı tütünü. Derin bir nefes çekti ardından dumanını gökyüzüne savurdu. Duman usulca bir şekilde yolculuğuna başladı. Her canlı, her nesne bir yolcu değil miydi?

Aslında herkes kendi içinde bir yolcuydu.

Ses bir yolcuydu, sessizlik bir yolcuydu, yükselen dağlar, düşen yapraklar, hayat bulan palamutlar…

Düşler, umutlar…

Ama kısa ama uzun süren bir yolculuk…

Tütününden son bir nefes daha çektikten sonra önünde duran taşın üzerine bir şeyler karaladı külüyle.

Uçurumların kokusu, derin sonu olmayan uçurumların kokusu, bir şeyler fısıldayan uçurumların sesi, herkesin duyamayacağı uçurumların sesi…

Kayanın ucunda oturmuş ellerini iki avucunun arasına almış dizlerini karnına doğru çekmişti. Zifiri karanlık olan aydınlık gökyüzüne bakıyordu. Kulaklarında yolculuğa çıkmadan önceki sözler yankılanıyordu. Bu durum ne kadar devam etti…

Gözlerini açtığında Güneş ışıklarının karşı dağların zirvelerine değdiğini gördü. Gözleri oradan kayanın ucuna doğru kaydı. Bir rüyamı görmüştü yoksa gerçekten aydınlık olan gecede orada oturmuş muydu, anlayamadı.

Özüne daha çok yaklaştığını hissettiği bir süzülüş. Yolculuk devam ediyordu.

Hareket eden iki siluet, her yer gri. Sokaklar gri, sokaklar boyunca uzanan taş duvarlar gri, siluetler rengârenk. Birinin gözleri taş duvarlara takıldı. Durdu. Diğeri yoluna devam etti bir süre. Sonra o da durdu. Diğeri yetişti ona. Hareket devam etmeye başladı.

Süzülüş devam ediyordu. Devam edecekti. O da bir yolcu muydu? Eğer öyleydiyse bu yolculuk nereyeydi?

Sırtını dayadığı kayalıklara baktı. Sonra yere. Bir süre sonra uçurumun tam ucuna geldi.

Uçurumların kokusunu dinledi, seslerini izledi. Bir şeyler haykırmak geliyordu içinden. Ama bir türlü haykıramıyordu. Gözlerini kapadı sıkıca. Bir süre öyle durdu. Sonra avazının çıktığı kadar haykırmaya başladı. Neleri?

Sesi dudaklarından çıkıp vadinin derinliklerine doğru koşmaya başladı. Diğer seslere karıştı.

Heybesini yerden alıp omzuna astı. Durduğu yere son olmayacak defa bir daha baktı. Sonra yavaştan yürümeye başladı. Sesler vadinin derinliklerinde yankılanmaya devam edecekti…

Yollar nereye kadar…

………………………………………………………………………………………………

Ayaklarının altında yaprakların hışırtısı geliyordu. Küçük bir patika yolun her iki yanında yükselen devasa ağaçlar. Baharda kendilerini süsleyen yapraklarına veda ediyorlardı. Rengârenk olan yapraklar yavaşça boşlukta ilerliyorlardı. Patika yolundaki küçük yamaçtan ağaçların içine doğru yürümeye başladı. Kısa bir süre yürüdükten sonra bir tane ağacın yanında durdu. Bir süre onu seyre daldı. En dipten en tepesine kadar ona baktı. Dallarına, yapraklarına, düşmekte olan yapraklarına. Sonra parmak uçlarıyla ona dokundu. Diğer ağaçlar ona bakıyorlardı. Hafiften esen rüzgâr onu izliyordu. Yavaşça yüzünü göğe doğru çevirdi.

Yanağında gördü. Dudaklarına doğru süzülüyordu. Gözünden mi süzülmüştü? Yoksa gökyüzünden mi? Arıydı, duruydu. Bunu iliklerine kadar hissetmişti. Bir su damlası mı yoksa bir damla gözyaşı mı?

Geldiği yoldan tekrar geri patika yola döndü (ler). Ayaklarının altında hışırdayan yaprakların sesi. Gün kararmaya başlamıştı. Aydınlık olacak olan bir karanlık. Biraz yürüdükten sonra dönüp ağaca baktı (lar).

Yol devam ediyordu. Devam edecekti….

Benzer Yazılarımız

F X T B in B @