Ömer Ali KIVANÇ
Köyün erkekleri kahvelerden kalkıp evin yolunu henüz tutmuştu ki; karşı dağda ışık gördüler. Bir sessizlik sardı köyü. Adımlar büyümeye, kalp atışları hızlanmaya başladı. Uzun zamandır olmayan o korku, yüreklere değmişti bir kere… Evlerin kapıları bir bir kapanıp, perdeler çekildi. Herkes dağdaki ışığın Haydar’ın ateşi olduğunu biliyordu. Haydar ne zaman ateş yaksa ya dardaydı, bir yol arardı; ya da tüfeğini doldururdu…
Cemo koşarak bahçe kapısını açtı.
“Hıdır amca! Ateş yaktı, ateş!” diye seslendi nefes nefese.
Hıdır Amca doğruldu önce. Tabakasını eline aldı, tütünden bir tutam yerleştirdi yaprağa. Yılların alışkanlığıyla sardı tütününü. Usulca yatağından kalkıp ayak ucunda ki ceketini eline aldı. Dışarı çıktığında gökyüzü kızıla çalıyordu. O an köydeki tek ses rüzgârın uğultusuydu. Cemo’ya dönüp
“Kar yağacak yarın…” diyerek sessizliği bozdu Hıdır Amca.
Cemo Hıdır amcasının sesindeki sakinliğe anlam veremeyerek içeri girdi. Hıdır amca beyaz bıyıklarının gölgesindeki cıgarasını iki dudağının arasında sıkıştırırken ceketini giydi ve dağa döndü. İçinden, kimsenin duymayacağı bir tonda mırıldandı:
“İnşallah yolunu arıyorsun oğul…”dedi.
Çünkü Haydar tüfeğini ne zaman doldursa; o gece mutlaka köyden birinin kapısı çalınırdı. Tüm köylü Haydar’ın kimin için geleceğini bilirdi aslında…
Ama kendi günahlarından olsa gerek; korkmayan bir Allah’ın kulu kalmazdı Haydar ateşi yakınca…





