Ömer Ali KIVANÇ
İyice soğumuş olan havanın sertleştirdiği toprakta, adımlarını büyük büyük atarken bir çıtırtı duydu Haydar. İrkilerek keskin bakışlarını o yöne çevirdi. Bir eli tüfeğinin soğumuş kabzasına uzanmıştı. Adımlarını iyice yavaşlatarak sesin geldiği tarafa yöneldi. Çalılara yaklaştıkça yüreğinde korkuyu daha çok hissetmeye başlamıştı.
Kısa bir an da olsa bunu düşündü. Ölümle defalarca kez yüz yüze gelmişti ancak korkuyu yüreğinden atamamıştı henüz. Aslında subaşlarında saatlerce dalıp giderdi bu konuyu düşünürken. Korktuğu şey ölüm değildi; zamandı. Çünkü vaktinden önce ölmek yakışmazdı. Henüz yapılması gerekenleri, yapamadan gitmekten korkuyordu…
Haydar derin düşüncelerle yürümeye devam ederken çalıların arasından alaca bir sansar kafasını çıkarıp Haydar’la göz göze geldi. Birkaç saniyeliğine böylece kalakaldılar. Sansar korkuyla başını çalıların arasına geri koyup ortadan kayboldu. Haydar derin bir nefes aldı önce, tekrar yoluna dönüp gülümseyerek söylendi kendi kendine:
“Ya koca Haydar! Alışamadın daha? ” dedi.
Tüm gençliği dağlarda geçmişti. Kendinden çok dağları bilirdi Haydar. Ama hala yolu uçurumlara çıkardı, boş bulunup tökezlediği olurdu. Yol bilmek değil, yol bulmaktı Haydar’ın eşkıyalığı. O yüzden bazen ışık yakar yol arardı. Çünkü durursa her şey yarım kalacaktı…
Her zaman oturduğu kayaya yaklaşıp sigarasını sardı. Tüfeğini kayanın soğuk yüzüne bıraktı. Tüm heybetiyle köyün karşısında duruyordu. Küçükken anasının kucağında, bu dağı şaşkınlıkla izlerdi. Şimdi bu dağdan köyünü izlerken, içinde tarifi olmayan bir acı hissediyordu.
Buraya her geldiğinde geçmişi düşünürdü. Çocukluğunda çok daha fazla ev vardı köyde. Şimdi yanan bu ışıklar, eski ışıklar değildi. Gündüzleri gelmezdi Haydar. Gelemezdi. Çünkü kimse onu görsün istemiyordu; o da kimseyi görmekte istemiyordu ya…
Dönüp kayanın üstüne oturdu. Tüfeğine baktı bir süre. Sadece sigara yaprağının yanarken çıkardığı cızırtı vardı gecede. Bu kayanın önünde en son durduğu anı hatırladı. Yaralıydı. O gün ilk çocukluğundaki gibi koşup babasına sarılmak istemişti. Zemheriydi ve kar vardı yerde. Ve kan vardı…
Sigarası bitince hırsla ayağa kalktı, çalı çırpı topladı biraz. Hiçbir şey düşünmek istemiyordu. İçinde uzun yıllardır sönmeden yanan o ateş; zaman zaman harlanmak zorundaydı. Haydar’ın öfkesi anlık bir öfke değildi. Dağa çıktığı ilk gece de bunu biliyordu, bu ateşin önünde oturduğu diğer gecelerde de.
Bulduğu yanacak ne varsa kayanın önüne fırlatıyordu. Sonunda nefes nefese gelip durdu çalıların önünde. Gözleri, ellerine takıldı. Bazen kâbuslarında kan akardı ellerinden, kan denizlerinde boğulurdu. İrkilerek uyanır ellerine bakardı hemen. Sonra da uyku girmezdi gözüne.
Peki, şu ışıklar kapanınca rahat uyuyor muydu aşağıdakiler? Onlarda kâbus görmüyorlar mıydı? Hiçbir şey olmamış gibi sabah kahvaltı edip kendi işleri ile mi uğraşıyorlardı? Olmaz. Bu ateş yanacaktı. Yanmalıydı çünkü. İlk ateşi kimler yaktıysa, her seferinde biri için yanacaktı bu ateş. Haydar’ın, elindeki kibrit ile oynarken aklından geçenler bunlardı işte.
Tüm evlere sırayla baktı, ama birinde takıldı gözleri. Derin derin izledi o evi. Kaşları çatılmış bir eşkıya, silah çatardı hemen sonrasında. Önce çalıları tutuşturdu. Büyük bir öfke uyanmıştı Haydar’ın içinde. Tüfeğini hızla kayanın üzerinden çekti. Uzun uzun elinde tuttu, düşündü. Bu şekilde ne kadar kaldı bilinmez. Kafasını kaldırdığında köyde sadece babasının ışığı yanıyordu. Sadece kendisinin duyacağı o tok sesiyle:
“İnşallah yolumu biliyorsun baba!” dedi.
Çünkü Haydar’ın yolu belliydi. Ve bu gece köye kimin için gideceği de…





