Barış Umut’tu…

Serdar DUMAN 

Sabahın erken saatleriydi. Köyün her tarafından dumanlar yükseliyordu. Geceden evlerinden alabildikleri eşyalar ile kurtarabildikleri hayvanlarını almış yollara düşmüşlerdi. Zozan henüz çocuk yaşta olmasına rağmen sırtındaki çantada kendisi ve ailesi için en değerli şey olan fotoğraf albümlerini taşıyordu. Bazıları göçüp gitmiş, bazıları hayatta, bazılarının ise nerede olduğu belli değildi. Zozan arkasına dönüp baktı ve dudaklarından tek bir kelime döküldü. Ronahi.

Her yer genelde betondu. Soğuk renkli betonlar yürekleri de soğutuyordu. Kentin dış mahallerinin birinde Zozan büyüyordu. Kesme gri taşlardan yapılmış olan ve genelde birkaç odadan ibaret olan evlerin birinde büyüyordu. Babası ve abisi her zaman gece geç saatlerde eve yorgun argın geliyorlardı. Zozan şehrin dar sokaklarında diğer arkadaşlarıyla ya çıplak ayaklarla ya da terliklerle çeşitli oyunlar oynuyordu. Zozan arkadaşlarıyla oyunlar oynadı, büyüdü, abisi evlenip yakın bir yerde başka bir evde kalmaya başladı. Bir yaz günü evinin kapısı çaldı. Kapıyı açtığında kapıda postacı elinde bir zarfla bekliyordu. Gülümseyerek zarfı uzattı Zozan’a. İyi günler dedikten sonra gitti. Zozan heyecanlı bir şekilde zarfı açtı. Kağıdın üzerinde sosyoloji yazıyordu. Mutluluktan havalara uçtu. Bu habere ailesi de çok sevindi. Haberi olmayan dışında. Zozan bir onun da bu habere tanıklık ettiğini gözlerinde canlandırdı. Birkaç ay geçti aradan otobüsün camından ailesine el sallıyordu. Beton bir şehirden başka beton soğuk bir şehre yolculuk başlıyordu. Uzun bir süre yolu izledi. Her zaman aklında çocukken köyünden ayrılırken dönüp son söyledikleri aklına geliyordu. Neredeydi.  Daha sonra dalıp gitti. Uzun bir yolculuktan sonra otogarda indi. Onu orda kendi köylüsü olan iki kişi karşıladı. Uzun yıllardır görmemişti onları ama görünce hemen tanıdı. Birbirlerine sarıldılar.

Duvar boyunca sıralanmış siyah beyaz fotoğraflar sokağın sonuna kadar uzanıyordu. Yerde oturan çocuklar, kucaklarında bebekler olan anneler, saçı sakalı birbirine karışmış yaşlı insanlar ve yanlarında, arkalarında ayakta duran ayaklarında çizme, başlarında şapka, ellerinde ölüm kusan makineler olan yabancılar vardı. Medeniyeti getirmek için gelmişlerdi bu dağların sarp olduğu şehir ve şehrin kasabalarına. Bir kişi hariç diğerleri çok dikkatli incelemeden geçip gittiler. Lenora diğerlerinden teni de farklıydı koca grup içerisinde. Dikkatlice incelemeye devam etti. Daha sonra yakında bulunan bakkala kendisini zor attı. Bir şişe su alıp dışarıdaki bir bankta oturdu. Gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Kendi kendine yüksek sesle “ne yaptılar bu insanlara” diye haykırdı. Gruptakiler dönüp ona baktılar. Oysa Lenora binlerce kilometre uzaklıktan turistik bir gezi için gelmişti bu dağ kasabasına.

Lenora’nın ataları kendi topraklarından ayrılmak zorunda kalmış başka bir ülkeye yerleşmişlerdi. Lenora orada doğmuştu Uzun yıllar da bu ülkede yaşamıştı. Kendi dilinin yanında yaşadığı ülkenin dilini de öğrenmişti. Ama yüreğinde hep kendi vardı. Rüyaları öyleydi. Tıpkı diğerleri gibi. Lenora yetişkin bir yaşa gelince her yıl bir ülkeye tatil amaçlı seyahat ediyordu. Bir bahar zamanı ise yukarıda geçen dağ kasabasına gitti.

Annesi daha fazla dayanamamış gidip uyumuştu. Alper ise gün boyu televizyonun başında oturmuş haberleri takip etmişti. Ekranlarda hiç de güzel şeyler yoktu. Her şey kan ve baruttan ibaretti. Yitip giden hayatlar. Çocuklarını, eşlerini, annelerini, babalarını, akrabalarını ve arkadaşlarını toprağın bağrına ekenler artık yeter diye feryat figan ediyorlardı. Alper de artık yeter diyenler arasındaydı. Üç ay sonra sabahın erken saatlerinde kapının zili çaldı. Alper odasından çıkmadı. Kapıyı annesi açtı. Babasının sesini hemen tanıdı. Zaten bu duruma alışmıştı. Babası bazen aylarca eve gelmezdi. Çok uzaklara giderdi. Annesi ve Alper her seferinde onu uğurladıkları zaman sanki bir daha geri gelemeyecek gibi hissederlerdi. Alper bir gün eve geldiğinde annesi ve babası salonda oturuyorlardı. Babası Alper’e moralsiz bir şekilde sonucun masanın üzerinde dedi. Alper açık olan zarfı aldı ve içerisinden kağıdı çıkardı sosyoloji yazıyordu. Daha sonra anne ve babasına iyi geceler dileyerek odasına gitti. Giderken babasının neden mühendislik ya da tıp değil diye homurdandığını duydu. Babasını mutlu eden tek şey yaşadıkları şehirde okuyacak olmasıydı. Ama Alper böyle bir tercih yaptığı için mutluydu.

Stephan gecenin zifiri karanlığında kasabanın meydanında boşluğa bir şeyler haykırarak oradan oraya koşturuyordu. Daha sonra bir yamaca gidip tarihi bir kalıntının yanında oturdu. Yamacın hemen aşağısında yer alan tren istasyonuna takıldı gözleri. Bir süre sonra ninesinin anlattıkları gözlerinde canlandı. Çocuk, yaşlı, genç demeden zorla trenin vagonlarına dolduruluyorlardı. Nereye götürüyorlardı. Bu yolculuk nereyeydi. Bir süre sonra yüzüne vuran rüzgarın etkisiyle kendine geldi. Gözlerinden yaşlar akıyordu. Neden hep göz yaşı diye mırıldandı kendi kendine.

Zozan, Alper, Lenora ve Stephan hepsi de kendi topraklarından uzakta bir üniversitenin odasında önlerinde sayfalar dolusu notlar eşliğinde oturmuş tartışıyorlardı. Zozan Alper’in Lenora ise Stephan’ın karşısında oturmuştu. Hiçbirinin ana dili olmayan bir dilde barışı tartışıyorlardı. Hepsi de savaşlardan yeterince zarar görmüşlerdi. Hepsinin milliyetleri farklıydı. Onları bir araya getiren tek bir amaç vardı. Dünya halklarının barışı. Zaten dünyadaki bütün topraklar kana yeterince doymuştu. Toprak da artık kanı kabul etmiyordu. Bağrında buna daha fazla yer yoktu. Binlerce yıldır süren savaşlar yerini barışa bırakmalıydı. Tartışma günler boyu devam etti. Bu tartışmalara birçok kişi de daha dahil olmaya başladı.                Tartışmanın devam ettiği bir gün Zozan söz aldı. Daha önceden okuduğu kaynaklardan aldığı notlardan şunu okudu. “Umut” dedi. Bir süre bekledi. “Umut yitirildiği an, zihinler savaşa teslim olur. Barışın bir ütopya değil, umut olduğunu, umudun ise değişimin, dönüşümün temel dinamiği olduğunu daha çok dillendirmemiz gerekir” diye okudu. Aslında barışın özü buydu. Umut. Barışı savunan insanlar umudumuzu ve inancımızı yitirmeyelim diye haykırıyorlardı zaten her yerde. Tartışmalar günler boyunca devam edip gitti. Tartışmalara sürekli yeni yüzler eklendi. Bu yeni yüzler bu tartışmaları başka alanlara taşıdılar.

Lenora bir gün Zozan’ın kaldığı eve gitti. Daha önceden de gidiyordu. Eve vardığında kapının açık olduğunu gördü. İçeri girdi. Zozan mutfakta bir müzik eşliğinde yemek hazırlıyordu. Kulakları bir süre müziğe takıldı. Sonra Zozan onu gördü. Sarıldılar birbirlerine. Zozan şarkıyı söyleyenin kim olduğunu sordu. O da biraz bahsetti. Daha sonra şarkıyı söyleyen kişinin bir sözü geldi aklına ve o sözü de söyledi Lenora’ya. Dünya’ya bir daha gelirsem, ne kadar tank, tüfek ve silah varsa hepsini eritip saz, cümbüş ve zurna yapacağım.

Aradan yıllar geçti barış bütün dünyaya yayılıyordu. Kolay değildi uzun yıllar süren savaşlardan sonra barışmak. Ama barış kazanacaktı. Kazanmalıydı.

Stephan bir bahar günü aynı yamaçta oturmuş tren istasyonunda trenden inen yolcuları izliyordu. Çocukların kahkahaları her yere yayılıyordu. Stephan’ın gözlerinde yaş değil mutluluk vardı.

Lenora uzun yıllardır ayrı kalmak zorunda kaldığı atalarının topraklarına geri dönme kararı almıştı. İçinde hep şöyle bir duygu vardı zaten trene binip topraklarından ayrılan insanlar yolculuk esnasında hep geriye dönüşü hayal ederek yaparlar bu yolculuğu. Uzun süren bir yolculuktan sonra doğduğu kasabada tren istasyonunda indi. Etrafına kendi renklerine şöyle bir baktı. Daha sonra içinden yapacak çok şey güzel şeyler var diye geçirdi. Günler geçip gidiyordu. Lenora ve arkadaşları yoğun bir çalışma içerisine girmişlerdi. Çocuklar için bir atölye inşa ediyorlardı. Lenora yolculuk esnasında adını bile düşünmüştü. Mutluluk atölyesi.

Alper ülkesinin başkentinden ayrılıp köyüne yerleşmişti. Bir gün şehirde doğup büyüdüğü evde kalmıştı. Akşamdan anne ve babasına sabah hep beraber köye gideceklerini söyledi. Onlarda bunu kabul ettiler. Salonda oturup televizyonda bir film izlediler. Eski bir filmdi. Yaşlı bir bilge oğlunu vuranları oğlunun yanına gömüyordu. Tıpkı kendi oğlu gibi.

Sabah yola düştüler. Köye varınca Alper bagajdan babasının tekerlekli sandalyesini çıkardı. Televizyonda kan ve barut haberleri varken iki bacağını da kaybetmişti. Daha sonra babasını kucağına alıp tekerlekli sandalyeye bindirdi. Bir parka doğru gittiler. Sonra durdular. Alper babasının yanına geldi. Diğer tarafında da annesi duruyordu. Babasının gözleri önce parkın ismine takıldı. Daha sonra ise parkta oynayan torununa kaydı. Barış ve barış parkı. Torunu arkadaşlarıyla keyifli bir şekilde oynuyordu. Sonra onları fark etti. Koşup yanlarına geldi. Hem dedesine hem de nenesine sarıldı. Daha sonra oyununa devam etmek üzere arkadaşlarının yanına koştu. Babası hüzünlü bir şekilde dönüp oğlunun gözlerinin derinliğine baktı ve dudaklarından şu sözler döküldü. En güzel savaşı siz verdiniz. Barışın savaşı ve kazananı siz oldunuz.

Zozan yıllar önce yıllar önce ayrılmak zorunda kaldığı köyüne bir minibüsle dönüyordu. Başını cama yaslamış tozlu yolları ve dağları izliyordu. Köyün meydanında minibüsten önce kendisi indi sonra ise yeğeni. Etrafına şöyle bir baktı. İçinden barış köklerine dönmekti diye geçirdi. Çocukken sırtında taşıdığı fotoğraf albümlerinin olduğu çantayı bu sefer yeğeni taşıyordu. Ağırlığı biraz daha da artmıştı. Köye birkaç tane yeni ev yapılmıştı. Zozan ve yeğeni şu anda harabe olan evine doğru yürümeye başladılar. Eve yaklaştıkları zaman yıkık duvarlar üzerinde boy vermiş olan gelinciklerin yanında bir kişinin oturduğunu gördüler. Saçları bembeyaz olmuştu. Aradan kaç yıl geçmişti. Zozan ona doğru iyice yaklaştı. Ayağa kalktı hem hüzünlü hem de mutlu bir şekilde birbirlerine sarıldılar. Sonra küçük kıza doğru baktı. Zozan Ronahi dedi. Anne bir gün olurda geriye dönemezsen diye ona senin adını koydu. Ronahi küçük Ronahi’yi kucağına alıp ona sıkıca sarıldı. Çocukluğuna sarılıyor gibiydi. Çocukluğunun kokusunu doyasıya içine çekti. Zozan Ronahi’lere baktı ve içinden şöyle bir şey söyledi. Gelecek günler sizin isminizin anlamı gibi aydınlık olacak. Ronahi küçük Ronahi’yi alıp yıkık duvarlara doğru gitti. Üçü de yan yana oturdu. Bir yanın da Zozan diğer yanın da ise küçük Ronahi oturdular. Zozan çantayı açtı. İçinden bir fotoğraf çıkardı. Zozan ve Ronahi yan yana. Ronahi’nin avucunun içinde üç adet gül dikeni. Daha sonra cüzdanın içinden o üç dikeni çıkardı. Ronahi eline aldı sanki o günkü gibi koparmıştı gülden.

Ronahi “içimde barışa dair hep bir umut vardı. Çünkü Barış’ın diğer adıysa Umut’tu” diye ekledi.

Umut’lu ve Barış’lı günlere.

Benzer Yazılarımız

F X T B in B @