Ömer ALİ KIVANÇ
Her yıl 16 Kasım geldiğinde aynı acı, aynı burukluk, aynı sessizlik çöker üzerimize. Çünkü o gün, bu ülkenin en güçlü seslerinden biri sustu. Ahmet Kaya, tam yirmi beş yıl önce, Paris’te bir otel odasında hayata veda etti; ama geride bıraktığı şarkılar hâlâ bir halkın kalbi gibi atıyor.
Onun hikâyesi bir sanatçının değil, bir devrin aynasıdır. Yasakların, öfkelerin, linçlerin gölgesinde büyüyen bir ses… Kendine ait olmayan bir ülkede doğup büyümüş gibi hissetse de, bu toprakların en derin acılarını, en büyük umutlarını türkülere dönüştüren bir yürek.
Sadece bir sanatçı değildi
Ahmet Kaya, sahnede bir sanatçı, sokakta bir halk çocuğu, şarkılarında ise koca bir ülkenin vicdanıydı.
Onu sevenler onun sesinde kendi hikâyelerini buldu:
Yoksulluk, sürgün, aşk, direnç, kavga, umut…
Onu sevmeyenler bile onun bir devri değiştirdiğini inkâr edemedi.
Bir linç gecesinin utancı
1999 yılında bir ödül gecesinde yaşananlar, yalnızca bir sanatçıya değil, bir halkın hafızasına kazınmış bir utanç olarak kaldı. Ahmet Kaya’nın “Kürtçe bir şarkı söyleyeceğim” sözü, bu ülkenin en büyük korkularından birine dokunmuştu belki; ama o gece yaşananlar aslında bu topraklarda sanatçının, dilin, kimliğin ve cesaretin nasıl cezalandırıldığının bir göstergesiydi.
Sonrası sürgün.
Sonrası yalnızlık.
Sonrası hasret.
Ve belki de en ağır olanı: Geri dönme hayalinin hiç gerçekleşememesi.
Paris’te yarım kalan hikâye
Onun ölümüne “kalp krizi” dediler. Ama herkes bilir ki bir insanı bazen fiziksel organlar değil, kırılan kalbi öldürür. Ahmet Kaya’nın kalbi, en çok sevdiği toprakların kapıları yüzüne kapandığında kırılmıştı zaten.
Paris’te kaybettiğimiz sadece bir sanatçı değildi; bir dilin umudu, bir halkın sesi, bir ülkenin utancıydı.
Bugün hâlâ yaşıyor, çünkü…
Bugün bir kafede kulağımıza çalan bir şarkıda,
Bir gencin sosyal medyada paylaştığı bir sözde,
Bir mitingde yankılanan bir ezgide,
Bir annenin ağıdında,
Bir çocuğun umudunda…
Ahmet Kaya hâlâ bizimle. Çünkü şarkıları bir dönem değil, bir ruh hâlidir.
“Şarkılarım dağlara” dedi, şarkılar gerçekten de dağlara vurdu.
“Başım belada” dedi, bu ülkenin bütün çocuklarının başı beladaydı zaten.
“Ağladıkça” dedi, bir halkın gözyaşlarını anlattı.
Ve bugün, ölüm yıldönümünde hâlâ şu soruyu soruyoruz:
Biz bu sesi hak ettik mi?
Son söz
Ahmet Kaya’yı sadece dinleyerek değil, anlayarak anmak gerekiyor. Çünkü o, sadece bir müzisyen değil; bu ülkenin yarım kalmış vicdanıydı.
Bugün, ölümünün yıldönümünde, Paris’te yalnız bir odada son bulan o hikâyeye bakıp bir kez daha anlıyoruz:
Bazıları ölmez; susturulmak istenseler bile, sesleri halkların hafızasında yankılanmaya devam eder.





