Doğal varlıkların ekonomik kazanç uğruna geri dönüşü olmayan bir yıkımla karşı karşıya bırakıldığını belirten BİN ÇEVDER Başkanı Cuma Karaaslan “Doğayı kaybettiğimizde yerine koyabileceğimiz hiçbir şey yok” dedi.
Bingöl Çevre ve Doğa Derneği (BİN ÇEVDER) Başkanı Cuma Karaaslan, Bingöl ve Dersim coğrafyasında son yıllarda hız kazanan madencilik, hidroelektrik santral (HES), baraj ve jeotermal enerji projelerinin bölgenin ekolojik bütünlüğünü ciddi biçimde tehdit ettiğini söyledi.
“Bu coğrafya Türkiye’nin en önemli doğal miraslarından biri”
Karaaslan, Bingöl ve Dersim’in Türkiye’nin en zengin orman ekosistemlerinden birine sahip olduğunu belirterek, bölgenin yalnızca orman varlığıyla değil, endemik bitki ve yaban hayatı açısından da eşsiz bir ekolojik çeşitlilik barındırdığını ifade etti.
Kurak iklim koşullarına rağmen binlerce bitki türünün yaşam bulduğu bu coğrafyanın milli park niteliğinde korunması gerektiğini vurgulayan Karaaslan, yıllarca bakir kalabilen bölgenin bugün yoğun madencilik ve enerji projeleriyle karşı karşıya olduğunu söyledi.
“Madencilik doğadan çok daha fazlasını yok ediyor”
Türkiye genelinde son yıllarda çok sayıda maden ruhsatı verildiğini hatırlatan Karaaslan, bu projelerin ekonomik getirileriyle doğaya verdiği zarar arasında ciddi bir dengesizlik bulunduğunu savundu.
Madencilik faaliyetlerinin yalnızca ormanları değil, su kaynaklarını, tarımı, hayvancılığı ve bölgenin üretim kültürünü de tehdit ettiğini belirten Karaaslan, şöyle konuştu:
“Bir ağacı yalnızca odun olarak değerlendiremezsiniz. O ağacın oksijen üretiminden su döngüsüne kadar binlerce ekolojik işlevi var. Kesilen bir meşeyi, kuruyan bir su kaynağını ya da göç eden canlıları hiçbir ekonomik kazanç geri getiremez.”
“Sarım ve Peri vadileri büyük baskı altında”
Bingöl ile Diyarbakır sınırındaki Sarım Vadisi’nin dünyanın sayılı temiz su havzalarından biri olduğunu ifade eden Karaaslan, bölgede yürütülen bakır madeni arama çalışmalarının doğal su kaynaklarını olumsuz etkilediğini söyledi.
Sarım Çayı çevresinde çok sayıda doğal su kaynağının kaybolduğunu belirten Karaaslan, Peri ve Murat vadilerinde yapılan baraj ve HES projelerinin de yalnızca dereleri değil, bölgenin sosyal yaşamını ve ulaşım ağını da değiştirdiğini dile getirdi.
Karaaslan, “Eskiden birkaç kilometrede ulaşılan köyler bugün onlarca kilometrelik yollarla birbirine bağlanıyor. Bu yalnızca ulaşımı değil, bölgenin sosyal ve ekolojik bütünlüğünü de bozuyor.” ifadelerini kullandı.
“Enerji üretimine değil, yanlış planlamaya karşıyız”
Karaaslan, BİN ÇEVDER olarak enerji üretimine karşı olmadıklarını özellikle vurgulayarak, doğaya daha az zarar veren alternatif enerji yöntemlerinin değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.
Güneş, rüzgâr ve yeni nesil enerji teknolojilerinin yeterince kullanılmadığını ifade eden Karaaslan, doğal vadilerin ve su havzalarının enerji yatırımları uğruna tahrip edilmesini doğru bulmadıklarını belirtti.
“Göçer kültürle birlikte üretim de kayboluyor”
Bingöl yaylalarının yıllarca göçer hayvancılığın en önemli merkezlerinden biri olduğunu anlatan Karaaslan, Beritan dediğimiz ve bölgeden aşiretlerinin oluşturduğu üretim kültürünün zamanla ortadan kaldırıldığını söyledi.
Hayvancılığın yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda kültürel bir yaşam biçimi olduğuna dikkat çeken Karaaslan, mera alanlarının madencilik ve sondaj faaliyetlerine açılmasının bölgenin geleceğini tehdit ettiğini ifade etti.
“Meşe ormanları yalnızca ağaç değildir”
Türkiye’nin en önemli meşe ormanlarının Bingöl ve Dersim’de bulunduğunu belirten Karaaslan, bu ormanların iklim dengesi açısından kritik bir rol üstlendiğini söyledi.
Bingöl ormanlarını “bölgenin Amazonları” olarak nitelendiren Karaaslan, orman kayıplarının yalnızca bölgeyi değil, Diyarbakır, Elazığ ve çevre illerin iklimini de doğrudan etkileyeceğini belirtti.
“Su havzalarını kaybedersek geleceği kaybederiz”
Türkiye’nin tatlı su kaynaklarının önemli bir bölümünün Murat, Fırat ve Dicle havzalarında bulunduğunu hatırlatan Karaaslan, üst havzalarda yaşanacak tahribatın yalnızca bölgesel değil, uluslararası sonuçlar doğuracağını söyledi.
Peri Vadisi’nde eskiden her noktadan su içilebildiğini ifade eden Karaaslan, bugün bazı bölgelerde madencilik faaliyetleri nedeniyle suyun bulanık aktığını belirterek, su kaynaklarının korunmasının gelecek kuşaklar için hayati önem taşıdığını dile getirdi.
“Doğayı korumak geleceği korumaktır”
Röportajın sonunda doğa mücadelesinin yalnızca çevrecilerin değil, toplumun tamamının ortak sorumluluğu olduğunu vurgulayan Cuma Karaaslan, “Bugün koruyamadığımız her orman, her dere ve her mera, yarının çocuklarından eksilecek bir yaşam alanıdır. Ekolojik dengeyi koruyamazsak yalnızca doğayı değil, geleceğimizi de kaybederiz.” dedi.
Fatma TEMEL/Gazete Perperik





